Seyahat Etmiyoruz, Yer Değiştiriyoruz - Michel Onfray ile Coğrafyanın Poetikası
/ 8 min read
Table of Contents
Çoğu insan seyahat ettiğini düşünür. Yaptığı şey genellikle yer değiştirmektir.
Bavul toplanır, önceden ayarlanmış otele gidilir, herkesin sıraya girdiği anıtın fotoğrafı çekilir, yerel olduğu söylenen bir restoranda akşam yemeği yenir, eve dönülür. Geriye telefonun hafızasını dolduran birbirinin benzeri birkaç yüz kare ve “çok iyi geçti” cümlesi kalır.
Michel Onfray’ın Yolculuğa Övgü’sü bunun neden yolculuk sayılmadığını anlatan 112 sayfalık bir kitap. Onfray 1959 doğumlu bir Fransız filozof; hazcı ve ateist bir çizgide yazıyor, 2004’te Caen’de ücretsiz bir halk üniversitesi kurdu. Kitabın temel iddiası şu: yolculuk bir kaçış, bir dinlenme ya da bir terapi değil. İnsanın dünyayı dolaşarak kendi benliğini yonttuğu bedensel bir iş.
Kitap bunu birkaç aşamada kuruyor: yola çıkma isteğinin nereden geldiği, rotanın nasıl belirlendiği, yolculuğun tam olarak ne zaman başladığı, yolda kiminle karşılaşıldığı, nasıl bakılması gerektiği, hızın ne işe yaradığı, geriye ne kaldığı ve neden dönmek gerektiği.
Çoban ile çiftçi
Onfray’a göre yola çıkma kararı masa başında alınmıyor. Kökü Neolitik’teki ayrıma dayanıyor: kök salanlar ve akışı izleyenler.
Çiftçi toprağa yerleşir. Mülkiyeti, sınırı, yasayı, orduyu, devleti ve hapishaneyi icat eder; çünkü yerleşik düzen denetlenebilir ve vergilendirilebilir insan ister. Çoban sürüsüyle birlikte sınır tanımaz.
Onfray bu karşıtlığı anlatırken Eski Ahit’teki ilk cinayete gidiyor:
“Eski Ahit bu meseleyi unutmamıştır… Kabil ve Habil: Yetiştirici çoban ile toprağı süren çiftçi. Hareket halindeki koyunların adamı, durduğu yerde kalan tarlanın adamına karşı… Akarsuyun canlı, akışkan ve ele avuca sığmaz suyu, ölü taşların mineralliğine karşı. Nehir, ağaca karşı.”
Tekvin’de çoban Habil, çiftçi Kabil’dir. Yani öldüren, toprağa yerleşmiş olandır.
Hikâyenin devamı Onfray’ın işine daha da yarıyor. Kabil cinayetin ardından yeryüzünde dolaşmaya mahkûm ediliyor. Yerleşik olan, göçebeyi öldürdüğü için göçebeye dönüşüyor — ve Onfray seyyahı doğrudan Kabil’in soyuna bağlıyor.
Buradan çıkardığı sonuç şu: yerleşik iktidar göçebeden hep rahatsız olmuştur.
“Göçebe iktidarları tedirgin eder; o kontrol edilemez, takip edilmesi, dolayısıyla sabitlenmesi ve bir yere hapsedilmesi imkânsız bir serbest elektrona dönüşür.”
Rotayı biz seçmiyoruz
Nereye gideceğimize karar verdiğimizi sanırız. Onfray’a göre gideceğimiz yer bizi çağırır. Antik Yunan’ın dört element teorisine dayanarak epeyce determinist bir iddiada bulunuyor:
“Gözde yerlerimizi biz seçmeyiz; onlar bizi çağırır, onlar tarafından talep ediliriz. Presokratik filozofların elementer evreninde olduğu gibi, her insan kendi içinde suya, toprağa ya da havaya yönelik bir tutku keşfedebilir… Her mizaca karşılık gelen bir coğrafya mutlaka vardır. Geriye sadece onu bulmak kalır.”
Birinin Sahra’nın kuru sıcağına, bir başkasının Arktik rüzgârına çekilmesi bu okumada tesadüf değil. Haritada bir ismin birden içeride bir şey kıpırdatması da öyle. Onfray bunu Sokrates’in içsel sesine benzetiyor: ihtimaller arasından biri konuşuyor, iradeye düşen yalnızca onaylamak.
Yolculuk bu yüzden bir atlasın başında başlıyor:
“Bir harita üzerinde gerçekleştiririz ilk yolculuğumuzu; kesinlikle en büyülüsünü ve şüphesiz en gizemlisini.”
Haritadaki nehirler ona göre yeryüzünün damarları, siyasi sınırlarsa geçici: “Sonsuzluğun karşısında coğrafya zafer kazanır, tarih ise yalnızca bir köpüğe indirgenir.”
Anahtar kilitte döndüğü an
Yolculuk bilet alınınca ya da bavul kapanınca başlamıyor:
“Evimizin kapısının kilidinde anahtarın döndüğü o andan itibaren; kapıyı kilitleyip ardımızda evimizi, sığınağımızı bıraktığımızda. İşte tam o kesin anda başlar asıl yolculuk.”
O andan sonra insan bir “iki-arası”na düşüyor: “Artık terk edilen yerde değilizdir, ama henüz can atılan, arzulanan yerde de değilizdir.”
Havalimanları, tren garları, bekleme salonları. Toplumsal yerçekiminin zayıfladığı yerler. Mesleğiniz, unvanınız, kartvizitiniz kapının arkasında kalıyor. Yan koltuktaki ve bir daha hiç görmeyeceğiniz birine anlatılan şeylerin sebebi de bu:
“Tıpkı doktor bekleme salonlarında ya da kuvvetle muhtemel bir psikanalistin muayenehanesindekine benzer bir tür kendini bırakış, teslimiyet…”
Aynı salonda birbirine ters iki kalabalık bulunuyor:
“İlki yolculuklarının yükselen hareketini başlatır, evlerini arkalarında bırakırlar; ikincisi ise iniş hareketine geçer ve evlerine dönerler. Bu zihinsel alanda, görmeye aç olanlarla, gördüklerine doymuş bireyler birbiriyle karşılaşır.”
Yolda karşılaştığınız ilk kişi
Kitabın merkezindeki cümle şu:
“Evimizin dışında, göçebeliğin o tehlikeli icrasında, karşılaştığımız ilk seyyah kendimizdir.”
Seyahati kaçış ya da terapi sayan yaygın fikir burada dağılıyor. Nereye giderseniz gidin kendinizi de götürüyorsunuz:
“Apaçık ki insan kendi eşliğinden kaçınamaz —ki kimileri için bu, eşliklerin en kötüsüdür, en beteridir… Dünya turuna çıkılarak iyileşilmez; aksine, insan kendi huzursuzluklarını azdırır, kendi uçurumlarını daha da derinleştirir. Yolculuk bir terapi olmaktan çok uzaktır; bir ontolojiyi, bir var olma sanatını, bir benlik poetikasını tanımlar.”
Alışkanlıklar ve ritüeller devre dışı kaldığında sorulan soru da değişiyor:
“Sürüye ait o yapay uzantılar benden sökülüp alındığında, varlığımdan geriye ne baki kalır? Önceden kurulmuş ritüellerin bulunmadığı çıplak bir gerçeklik karşısında, kişiliğimin o sert çekirdeği ne durumdadır?”
Onfray burada Pascal’ın “benlik nefret edilesidir” sözüne açıkça karşı çıkıyor. Benliği ne reddedilecek ne de kutsanacak bir şey olarak görüyor; üzerinde çalışılacak bir malzeme olarak:
“Kendinden nefret etmek de yoktur, kendi kendini göklere çıkarıp kutlamak da; bilakis insanın kendi varlığı üzerinde sanki yabancı bir nesneymiş gibi, keskinin vuracağı anı ve heykeltıraşın vaktini bekleyen biçimsiz bir taş gibi çalışmasını sağlayan adil bir öz-saygı söz konusudur.”
Turistin doğrulama arayışı
Turist gittiği ülkeye çoğunlukla kafasındaki klişeyi doğrulamak için gider. Fransızların kaba, İtalyanların neşeli, Doğuluların mistik olduğunu kendi gözüyle teyit etmek ister. Onfray buna “misyoner bakışı” diyor:
“Ziyaret edilen ülkenin, zihnimizde onun hakkında kurduğumuz fikre ne kadar uyduğunu bizzat doğrulamak için yola çıkmak, yolculuğun en büyük risklerinden biridir.”
Önerdiği alternatif, beklentiyi bırakıp yerin içeri dolmasına izin vermek:
“Yolculuk, başkalığın arzusunu ve hazzını çağırır; kolayca massedilen bir farklılığı değil; hakiki bir direnci, açık bir karşıtlığı, o köklü ve esaslı benzemezliği talep eder.”
Aynı bölümde seyahat edebiyatının bir başka klişesini de yıkıyor: yerlileşme romantizmi. Bir Batılı ne kadar uğraşırsa uğraşsın Japon ya da Berberi olmuyor, bir yerde uzun süre yaşamak da orayı anlamayı garanti etmiyor.
“Oysa ister turist ister seyyah olunsun; insan orada ancak az çok uzun süreli bir geçişe zihinsel olarak bağlanmış bir konuk olarak hoş görülür, tolere edilir; asla bir yerlinin o göbekten, içgüdüsel bağıyla değil.”
Onfray’a göre belirleyici olan sürenin uzunluğu değil, bakışın niteliği. Verdiği örnek Roland Barthes. Göstergeler İmparatorluğu’nu yazarken Japonca bilmiyordu ve ülkeye üç kısa seyahat yapmıştı; Onfray onun Japonya’yı ömrünü o ülkeye vermiş filologlardan daha derin kavradığını söylüyor.
“Oysa ben uçağa bayılırım”
Seyahat yazınında yaygın bir tutuculuk var: hıza lanet okumak, yavaşlığı kutsamak, yalnızca yürüyerek ya da trenle gerçek yolculuk yapılabileceğini söylemek. Onfray bunu reddediyor:
“Yolculuğun eski ve miyadı dolmuş bir biçiminin savunucuları yavaşlığa çağrıda bulunur ve bütün kötülüklerin anası olan hızı lanetlerler. Eşeğin aheste adımını, yaya yürümeyi… ötekinin yanında yeniden tesis edilen bir tür yerleşikliği göklere çıkarırlar… Oysa ben uçağa bayılırım.”
Ona göre modernliğin asıl kazancı, seyyaha kendi hızını seçme imkânı vermesi:
“Montaigne at sırtında, Rimbaud yayan, Morand gemiyle, Cendrars trenle, Bouvier arabayla, Chatwin uçakla yol almıştır, pek tabii; ama hiç kimse Kenneth White’ı yürümekten, yahut Théodore Monod’yu deve kervanlarını tercih etmekten alıkoyamaz…”
Ve coğrafya betondan daha dayanıklı çıkıyor:
“Modernlik hepsi birbirine benzer megapoller imal eder elbette, ama coğrafyaları silmeyi başaramaz… Modernlik tarihi küçültmüştür, fakat coğrafyayı bağışlamıştır.”
Üç ya da dört iz
Her şeyi kaydetmek, aslında hiçbir şeyi yaşamamak. Onfray bu kayıt takıntısına sert bir isim veriyor:
“Hafızadan feragat edildiği bir çağda yaşıyoruz… Bugün kâğıt, elektrikli, manyetik ve bilişimsel taşıyıcılar; gri maddeyi ve eğitilmiş sinapsları tahtından indiriyor.”
Kitabın en somut tavsiyesi de burada:
“Bir yolculuktan geriye sadece üç veya dört, en fazla beş ya da altı işaret kalmalıdır; daha fazlası değil. Aslında, tam da yön bulmak için gerekli ana yönlerin sayısı kadar.”
Mantık şu: hatıra, biriktirmeyle değil atmayla oluşuyor. Net bir biçime girmeyen her şey zaten uçup gidiyor, geriye kalan birkaç şey de bir düzen kuruyor. Anlatmak da bu ayıklamanın parçası:
“Anlatmak, aynı zamanda düzenlemektir… Bir kez anlatmak, iki kez yaşamaktır. Üç kez anlatmaksa, dört kez yaşamak demektir.”
Dönmeyen yolculuk yolculuk değildir
Kitabın en olgun fikri sonda geliyor: dönüşü olmayan hareket yolculuk değil, sürükleniş.
“Yer değiştirmenin bizzat kendisine anlamını kazandıran İthaka ile yeniden buluşma olmaksızın hiçbir yolculuk var olamaz. Çünkü göçebeliğin kesintisiz bir pratiği, yolculuğun sınırlarının dışına taşarak insanı daimi bir avareliğe, serserice bir başıboşluğa sürükler.”
Devamı daha da sert: başıboş dolaşmanın toplum dışı kişiyi olduğu kadar akıl hastasını da tanımladığını, bunun sığınak limanı eksildiğinde başladığını söylüyor.
Ama dönmek, yerleşikliğe teslim olmak da değil:
“Asla geri dönmemek, hep dönüp durmak bir derviş sarhoşluğu yaratır. Dünyayı bir hovarda gibi arşınlamak, sonrasında onu bir Benedikten keşişi gibi düşünmeyi gerektirir.”
Ev, yolda toplananın işlendiği yer:
“Ev, bir in olduğu kadar bir manastır hücresi gibidir de. Kütüphanenin, kâğıtların, notların, arşivlerin, defterlerin, fişlerin ve yazı projelerinin etrafında örgütlenir… Kökler, ancak çiçeklenme kemale erdiğinde gerçek anlamını kazanır.”
Kitabın söylemediği şey
Onfray’ın göçebesinin bir özelliği var: seçimle göçebe. Dönecek bir evi, bir kütüphanesi, bir pasaportu ve gideceği yeri seçme lüksü var. Yola zorunlu olarak düşmüş biri için “benliği yontmak” diye bir şey yok; onun için hareket bir poetika değil, bir mecburiyet. Kitap bunu hiç konuşmuyor, ve yer yer yerleşik hayata karşı fazla kolay bir küçümseme taşıyor.
Bunu kabul ettikten sonra geriye kalan fikir hâlâ işe yarıyor. Gitmek, kendinizden uzaklaşmanın yolu değil. Tanımadığınız bir yerde alışkanlıklarınız işe yaramaz hale geldiğinde, geriye ne kaldığı daha net görünüyor. Kitabın söylediği de aşağı yukarı bu: yolculuk manzara toplamak değil, o çıkarma işlemini yapmak.
Kitabın kendi tarifi de buna yakın: güzergâh şeylerden kelimelere, yaşamdan metne, yolculuktan söze, kendinden kendine gidiyor.
Bende kalanlar da zaten birkaç tane. Anahtarın kilitte döndüğü an. Kendi eşliğinden kaçılamaması. Ve üç ya da dört iz kuralı — ki bu yazı da onun bir denemesi sayılır.
Michel Onfray, Yolculuğa Övgü: Coğrafyanın Poetikası, çev. Murat Erşen, Ketebe Yayınları, 2022, 112 s. Özgün adı Théorie du voyage : poétique de la géographie (Le Livre de Poche, 2007). Aynı çeviri daha önce Redingot Kitap’tan da çıkmıştı (2017).